TRIER – FATSA
1981 yılında merhum babamın ısrarı üzerine on beş günlüğüne çıktığım Almanya yolculuğu, oradaki Fatsalı hemşehrilerimin sıcak ilgisi ve ısrarıyla üç aya uzamıştı.
Bu süre zarfında sadece Almanya’yı değil, Hollanda’yı da görme fırsatı buldum.
Üstelik sevgili ağabeyim Muzaffer Kartal’ın özel aracıyla seyahat ettiğimiz için Bulgaristan, Yugoslavya ve Avusturya’yı da geçerek adeta küçük bir Avrupa turu yapmıştım.
Bu benim ilk yurt dışı deneyimimdi ve açık söylemeliyim ki gördüklerim beni derinden etkilemişti.
Öyle ki Türkiye’ye döndükten sonra uzun süre o medeniyet şokunu üzerimden atamadım. Yıllar sonra, 1984, 1989 ve 1994 yıllarında tekrar Avrupa’ya gitmek nasip olduğunda, her gidişimde kendime hep o aynı yakıcı soruyu sordum: Neden bizde de böyle olmasın?
Oradaki caddeler tertemizdi; toz veya çamur yoktu, hatta dışarısı o kadar temizdi ki insanlar evlerine sokak ayakkabısıyla dahi girebiliyordu.
Geçtiğimiz hafta da Almanya’nın en eski şehirlerinden biri olan Trier’i gezme fırsatı bulduğumda bu düzenin hâlâ kusursuz işlediğini gördüm.
Yaklaşık yüz bin nüfuslu bu şehir, demografik olarak Fatsa ile neredeyse aynı büyüklükte. Ancak aradaki düzen farkı inanılmaz boyutlarda.
Cadde ve sokaklar pırıl pırıl, otopark sorunu tamamen çözülmüş.
Şehrin farklı noktalarındaki dijital tabelalarda hangi otoparkta kaç boş yer olduğu anlık olarak görülebiliyor. Kimse aracını rastgele bir yere bırakmıyor, kaldırımlar işgal edilmiyor, başıboş sokak hayvanı görmek ise neredeyse imkânsız. Kimse elindeki çöpü veya atığını konteynerin dışına bırakmaya yeltenmiyor bile. Oysa daha geçen ay Dolunay Mahallesi’nde şahit olduğum manzara hâlâ aklımda; bir vatandaşımız eski koltuk takımını öylece çöp konteynerinin yanına bırakıp gitmişti.
Almanya'da ulaşımda da tavizsiz bir disiplin hâkim.
Şehir içinde hız sınırı otuz, bazı yerlerde ise elli kilometre olarak belirlenmiş.
Kurallar son derece net, cezalar oldukça ağır ve en önemlisi herkes bu kurallara istisnasız uyuyor. Bizde ise maalesef dolmuşlar istedikleri yerde durup kalkabiliyor; arkadan gelen var mı veya trafik aksıyor mu diye pek önemsenmiyor. Trier’de beni en çok etkileyen bir diğer konu ise insanların birbirine duyduğu derin toplumsal hassasiyet oldu.
Örneğin apartman sakinleri, sırf pazar günleri komşularını rahatsız etmemek adına çamaşır veya bulaşık makinesi çalıştırmıyorlar. Bu durum onlara dayatılan bir zorunluluktan ziyade, içselleştirilmiş bir yaşam kültürü halini almış.
Peki, aynı kültür bizde neden olmasın? Aslında pekâlâ olabilir. Ancak bunun için sadece kural koymak asla yetmez. Konulan kuralları kararlılıkla uygulamak, tavizsiz denetlemek ve en önemlisi toplum olarak bu bilinci sahiplenmek gerekir. Zira şehirleri güzelleştiren sadece belediyelerin çalışmaları değil, o şehirde yaşayan insanların zihniyetidir.

