İçeriğe geç
Köşe yazısı

Köşe yazısı

Büyük Nutuk – Mustafa Kemal Atatürk Genel duruma başka bir açıdan bakış

Güneş Haber Merkezi 4 dk okuma 1.329 okunma
Bu açıklamadan sonra genel durumu,daha dar bir çerçeve içine alarak, çabucak ve kolayca, hep birlikte gözden geçirelim: Düşman devletler Osmanlı Devleti’ne maddi ve manevi bakımdan saldırmışlar; yok etmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve halife olan kişi hayatını, rahatını kurtarmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Hükümetin durumu da aynı idi.Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan millet, karanlık ve belirsizlik içinde, olacakları bekliyordu. Felaketin korkunçluğunu ve ağırlığını anlamaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve olaylardan etkilendiklerine göre kurtuluş çaresi saydıkları yollara başvuruyorlardı. Ordu adı var, kendi yok bir durumda idi. Komutanlar ve subaylar, Birinci Dünya Savaşı’nın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor, gözleri önünde derinleşen karanlık felaket uçurumunun kıyısında kafaları, kurtuluş yolu aramakta idiler.

Şimdi çok önemli olan bir noktayı da belirtmek ve bu konuyla ilgili bilgi vermek zorundayım. Millet ve ordu, padişah ve halifenin hainliğinden haberli olmadığı gibi o makama ve o makamda bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği, din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı idi.Millet ve ordu, kurtuluş yolu düşünürken bu alışkanlık dolayısıyla, kendinden önce yüce halifeliğin ve padişahlığın kurtuluşunu ve dokunulmazlığını düşünüyordu.Halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavramayı beceremiyordu.

Bir başka önemli noktayı da söylemek zorundayım. Kurtuluş yolu ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek, temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti.Osmanlı Devleti’nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya, Macaristan varken hepsini birden yenen, yerlere seren itilaf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık olamazdı.

Bu anlayışta olan yalnız halk değildi. Özellikle, seçkin denilen insanlar bile böyle düşünüyordu. Öyleyse kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı; önce itilaf Devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti. Sonra da padişah ve halifeye canla başla bağlı kalmak temel şart olacaktı.

ÇARE OLARAK GÖRÜLEN KURTULUŞ YOLLARI

Şimdi efendiler, izin verirseniz size bir soru sorayım: Bu hal ve şart karşısında kurtuluş için nasıl bir karar düşünülebilirdi? Açıkladığım bilgilere ve gözlem sonuçlarına göre üç türlü karar ortaya atılmıştı:Birincisi, İngiltere’nin koruyuculuğunu istemek; İkincisi, Amerika’nın güdümünü istemek. Bu iki türlü karara varmış olanlar, Osmanlı Devletinin bir bütün olarak kalmasını düşünenlerdir. Osmanlı ülkesinin çeşitli devletler arasında paylaşılmasından ise, bu ülkeyi bütün olarak bir devletin kanadı altında bulundurmayı tercih edenlerdir. Üçüncü karar, bölgesel kurtuluş yollarıyla ilgilidir. Örneğin: Bazı bölgeler, kendilerinin Osmanlı Devletinden kopartacağı görüşüne karşı ondan ayrılmamak yollarına başvuruyor. Bazı bölgelerde Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılacağına, Osmanlı ülkesinin paylaşılacağına oldu bitti gözüyle bakarak kendi başlarını kurtarmaya çalışıyorlar. Bu üç türlü kararın ayrıntıları, yaptığım açıklamalar arasında vardır.

Efendiler, ben bu kararların hiçbirini doğru bulmadım. Çünkü, bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürük ve temelsizdi. Gerçekte, içinde bulunduğumuz o günlerde, Osmanlı Devletinin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı Devleti, bütünüyle parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı.Son olarak, bunun da paylaşılması için uğraşılıyordu. Osmanlı Devleti ve bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi kavramı kalmamış bir takım anlamsız sözlerdi.

Neyin ve Kimin dokunulmazlığı için kimden ve nasıl bir yardım istenmesi düşünülüyordu. O halde sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi? Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar olabilirdi. O da millet egemenliğine dayanan, kısıntısız,koşulsuz,bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak.

İşte, daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar,bu karardır.

YA İSTİKLAL YA ÖLÜM

Bu kararın dayandığı en sağlam düşünce ve mantık şu idi: Temel ilke, Türk milletinin onurlu ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilirdi. Ne kadar zengin ve mutlu olsun, bağımsızlıktan yoksun olan bir millet, medeni insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan kendini kurtaramaz.

Yabancı bir devletin koruyuculuğunu istemek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu uşaklık duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez. Oysa, Türk’ün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir milletin, esir yaşamaktansa yok olması daha iyidir. Öyleyse ya bağımsızlık ya ölüm.

İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktı. Bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranılacağını düşünelim. Ne olacaktı? Esirlik. Peki efendim, öteki kararlara uymakla da sonuç bu olmayacak mıydı? Şunu belirtelim ki, bağımsızlığı için ölümü göze alan ulus; insanlık onur ve şerefinin gereği olan her fedakarlığa başvurduğunu düşünerek avunur ve elbette tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçiren uyuşuk, onursuz bir millete bakınca, dost ve düşman gözündeki yeri çok ve başka olur.

Sonra Osmanlı soyunun ve devletini sürdürmeye çalışmak, elbette Türk milletine karşı en büyük kötülüğü yapmaktı. Çünkü; millet, her türlü fedakarlığa başvurarak bağımsızlığını sağlasa da, padişahlık kalkmazsa, bu bağımsızlık güvenli sayılamazdı. Artık vatan ve milletle hiçbir vicdan ve düşünce bağı kalmamış; bir sürü delinin, devlet ve millet bağımsızlığının ve onurunun koruyucusu durumunda bulundurulması nasıl uygun görülebilirdi?

Halifeliğe gelince, bunun bilim ve tekniğin ışığa boğduğu gerçek medeniyet dünyasında gülünç sayılmaktan başka bir durumu kalmış mıydı?

Görüldüğü gibi, verdiğimiz kararın uygulanmasını sağlamak için milletin daha alışamadığı sorunlara el atmak gerekiyordu. Kamunun diline düşmesinde büyük sakıncalar bulunacağı düşünülen noktaların ele alınmasında kesin zorunluluk vardır.

Osmanlı Hükümetine, Osmanlı Padişahına ve Müslümanların halifesine başkaldırmak ve bütün milleti ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu. - Devamı var-

-ANMA-

Babamız merhum Dava Takipçisi Kemal GÜLEY’i 19.01.1972 de kaybettik. Aradan geçen 41 yıl onu bize unutturmadı. Saygı ve hürmetle anıyoruz. Mekanı cennet olsun.

Emekli öğretmen Rüştü GÜLEY ve Ailesi

Bu sayıda daha fazla

Bu sayının tamamı