Medeniyet Dediğinin Kaç Dişi Var?
Geçen haftaki giriş ve tanışma maksatlı yazımda, dünyanın giderek hızlanan ilerleyişinden bahisle;
Şüphesiz ki, 20. yy. sonrası, yaşayacağımız her “son 10 yıl”, bu dünyanın gelmiş geçmiş en hızlı 10 yılı olacaktır. Artık biliyoruz ki, dünya bir sona ya da büyük bir yıkıma ulaşana dek, hızla yeni yönetimler kurulacak, yeni sanayiler oluşacak, teknolojik gelişim ivmesini asla kaybetmeyecektir.
demiştim. Tarih biliminde de insanlık tarihinde görülen büyük değişme ve gelişmelerin son 2 yüzyıllık süreçte gerçekleştiğine dair genel bir kanı vardır. Fransız İhtilali ile birlikte gelen birey merkezli siyasal anlayış elbette Avrupa ve batı medeniyeti için büyük bir beşeri gelişme oldu. Ancak, bildiğimiz kadarıyla ilk kez Antik Yunan uygarlığında görülen, sonra İslam Uygarlığı’nın en parlak dönemini yaşadığı 600-1000 yılları arasında müthiş bir gelişmeyle taçlanan ve Osmanlı’nın bir cihan hükümdarlığı oluşuyla son halini alan toplumsal uzlaşma medeniyetiyle kıyaslandığında bunun ne denli beşeri değerlerden uzak temellere dayandığını görmek, endişe verici olmaktadır. Zira bu medeniyet, I. ve II. Dünya Savaşları’nda ekonomik sebeplerle kitlesel katliamlarai, toplumsal yıkımlarai sebebiyet vermekten geri kalmamakta, ardından kurulan parasal sistemle de insanı odak olmaktan çıkarıp gözümüzün önünde olduğu halde bile tezahür edemeyeceğimiz boyutlara varan bir güçler imparatorluğunu mümkün kılmaktadır.
Teknolojiye gelince, çok hassas ve kırılgan bir gerçekle karşılaşıyoruz. Sanayi devrimi sonrası teknolojinin gelişmesindeki ivme, insan tarihiyle kıyaslandığında ürkütücü bir tablo ortaya çıkmaktadır. Kökleri 7000-9000 yıl öncesine dayanan, 450 nesildir süren uygarlıklar tarihinde yalnızca son 4 neslin elektrik gibi hayati değer taşıyan bir teknolojiyi tanımış olması; ve bunun yalnızca son 2 nesildir yaygın kullanılabilir olması bu korkutucu tablonun basit bir figürüdür. Bundan 5000 yıl önce Mısır’lı bir Firavun, görevlendirdiği bir seyyahı Kenya’ya yolladığında, bu 300 km uzaklık 4 ayda keşfedilebilmişti. Bugünse Çin’den Kenya’ya yarım günde uçulabiliyor, ya da uçmaya gerek kalmadan, internet üzerinden her türlü irtibat gerçekleştirilebiliyor.
Bu konu elbette bu denli yüzeysel geçilecek bir konu olamaz. İnsanın bu hıza uyum sağlayıp sağlayamadığını da incelemek gerek. Yoksa insan, gelişmede, ufkunun, havsalasının algılayabileceği hızların ötesine mi geçmiştir? Bu gelişim hızıyla insan arasında nasıl bir etkileşim var? Teknolojik gelişilmenin insan üzerindeki etkilerini inceleyeceğim sonraki bir yazımda değinmek üzere kapatıyorum.
***
Bu yazımda değinmek istediğim şey, medeniyetin insanlık tarihi boyunca ne kadar geliştiği...
Son 2 yüzyıldaki anormal hızlı gelişmelerden bahsettik. İnsan kimine göre bu gelişmelerden evrilerek etkilenmekte, kimine göre öz olarak aynı kalmakta; ama şekilde kaçınılmaz değişimlerden nasibini almakta. Elbette yalnızca iki ihtimal yok. Birkaç ay önce İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne gittiğimde, daha önce hiç farkına varmadığım bir gerçekle karşılaşarak farklı ihtimaller olduğunu anlama şansı buldum. 6000 yıl önceden kalan Asur yazıtları, benim için bir medeniyetle yüzleşme oldu.
Daha önce, hangi medeniyeti yaşadığımız sorusunu sorar dururdum kendime. Türk-İslam felsefesi üzerine kurulu bir Osmanlı şehir medeniyetinin sürdürücüleri miyiz biz? Yoksa Avrupa’nın aydınlanma medeniyetiyle genç bir cumhuriyet mi kurduk? Aslında özümüzde Orta Asya’dan taşıdığımız bir göçebe medeniyet mi taşıyoruz? Yoksa Osmanlı Antik Yunan’dan gelip Roma’ya geçen oradan da Bizans’ta neticelenen bir batı medeniyetini mi devraldı olduğu gibi? Ya da gerçekte farklı iklimlerden gelip Anadolu’da birlik olan Kafkaslar, Balkanlar, Araplar, Farslar, Türkler ve niceleri imece usulü bir Anadolu medeniyeti mi kurdu geçen yüzlerce yılda?
Hangi medeniyeti yaşıyoruz? Modern bir teknoloji medeniyeti mi örttü tüm geçmişimizin üstünü? Mehmet Akif’in “tek dişi kalmış canavar” dediği neydi? Anadolu’yu istilâ eden batılı kendini bilmezler mi?ii
***
Asurlu hemşerilerimiz, bize çok önemli bir mesaj bırakmış. Bu mesajı fark etmek, silkinerek kendime gelmeme sebep oldu. Sizinle de paylaşmak istedim. Yazıtlar, kil tabletler üzerine çivi yazısıyla yazılmış. 6000 yıl öncenin gündelik hayatından kesitler sunuyor bize. İçeriklerine bakmaya bile gerek yok. Ne olduklarına bakalım:
Sevgiliye yazılmış bir şiir.
Bir tapu senedi
Bir satış sözleşmesi
Bir ferman
İki aile arasındaki bir barış akdi
Bir efsaneyi anlatan hikaye
Bir mahkeme kararı
Bir ceza hükmü
Bir borç senedi
Bir babanın oğluna nasihatleri
ve daha bir çoğu!...
Bazılarının ilgisini bile çekmeyen bu manzara beni heyecanlandırıyor. Medeniyet dediğinin kaç dişi varmış, bunu ilk kez soruyorum kendime. 6000 yıldır bunların üstüne ne koyulmuş? Bunların dışında neyle uğraşılmış? İnsan ne kadar gelişmiş? Dile kolay, 6000 yıl. İnsan değişmiş ya da gelişmiş mi? Teknoloji, sanayi devrimi, Fransız İhtilali medeniyete bir diş daha katmış mı?
i Bu iki savaşta, 10 sene içerisinde, toplam 150,000,000’dan fazla insan ölmüştür. Bu, günde 41,000 kişiye tekabül eder, ki bu sayı da Vatikan nüfusunun 50 katından fazladır. Ayrıca bu 10 sene içerisinde, her gün savaşta ölen kişi sayısı, günümüzde BM’nin kabul ettiği 19 ülkenin de nüfusundan fazladır! Ne Osmanlı’da ne İslam Medeniyetinde bir savaşta ölenlerin toplam sayısı bile bu 1 günlük rakamı geçmemiştir. Varın trajedinin boyutunu siz hesap etin.
* Ayrıca, sözü geçen 10 yıl içerisinde, Yüzlerce milyon insan da topraklarından sürülmüş, ailelerini kaybetmiş, hastalanmış, yaralanmıştır. Bunun açtığı toplumsal yaralar günümüze dek sürmektedir.
** Fransızların dahi devlet adamı Charles De Gaulle, Fransa için, “Peyniri bile 246 çeşit olan bir ülke nasıl yönetilir?” demişti. Oysa Avrupa medeniyetindeki densiz ideologların bu medenileşme sürecinin başında üstüne çullandığı, binlerce yıldır Türk hükümdarlarca yönetilen Anadolu’da her biri 1000 çeşit yemeğe, dile, esvaba sahip 1001 millet yaşamaktadır.
