ANKARA'NIN TAŞINA BAK
Atalarımız ne güzel söylemişler; “Tebdil-i mekânda ferahlık vardır” diye… (Mekân değişikliği)
Geçen hafta yaptığım Ankara gezisi benim için gerçekten ilaç gibi oldu. Demek ki; neymiş? Arada bir gezip tozmak lazımmış…
İşte ben onu yaptım.
Ankara’yı avucunun içi gibi bilenler lütfen beni yadırgamasın… Daha önce çeşitli vesilelerle ben de gittim ama bu kadar detaylı gezme fırsatım hiç olmamıştı.
Söylerken bile ayıp ettiğimin farkındayım ama mesela Anıtkabir’e hiç gitmemiştim.
Daha önce uzaktan gördüğüm Atakule’yi hep anlatırlardı ama tepesindeki dönen lokantada oturma fırsatım olmamıştı.
Keçiören Belediyesi’nin yaptıklarını duyardım ama Estergon Kalesi’ni ve Türk çadırlarını görmemiştim.
Hele bir Ankara Kalesi var ki; oradan şehrin büyük bir bölümünü kuşbakışı göreceğimi düşünmemiştim.
Rahmetli babam hep söylerdi: “Her Türk vatandaşının ömründe bir defa da olsa Ankara’ya yolu düşer.” derdi.
Ama Ankara’ya gitmek var, bir de Ankara’yı solumak var.
Ben bu sefer soludum…
Ya da yudum yudum içtim…
Ankara’yı fazla bilmediğime göre, bana bu kadar yeri kim gezdirmiş olabilir?
Elbette ki; hemşerim Mustafa Balçık…
ODTÜ mezunu ve tarihçi…
Bendeki şansa bakar mısınız?
Bana Ankara’nın tarihi ve turistik mekânlarını gezdiren ve refakat eden arkadaşım aynı zamanda tarihçi…
Ben istedim bir göz, Allah verdi iki göz misali…
Bir önceki cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer döneminde kendi uzmanlık alanıyla ilgili iki yıl boyunca köşkte görev yapan Mustafa Balçık, uzun yıllar Türksoy Genel Müdürlüğü’nü yürüttü.
Nedir Türksoy?
Türksoy, yeryüzündeki bütün Türklerin kültürel, sanatsal ve sosyal anlamda kaynaşmasını hedefleyen uluslar arası bir kuruluş…
Türksoy, yeryüzündeki bütün Türklerin kültürel, sanatsal ve sosyal anlamda kaynaşmasını hedefleyen uluslar arası bir kuruluş…
Yani bilgi, birikim ve diplomasi yeteneği isteyen önemli bir kuruluş ve önemli bir makam…
Bu görevinden ayrılan Balçık önümüzdeki günlerde Türk Petrolleri Halkla İlişkiler Müdürlüğü görevine başlayacak…
Zaten aradaki boşluktan yararlandığı için beni gezdirme fırsatı buldu.
Sadece bir günde yaptığımız gezi boyunca beni en çok etkileyen mekân elbette Anıtkabir oldu.
Büyüleyici bir atmosfer… İnsanı bazen hayran bırakan, bazen üzen, çok defa da gururlandıran görüntü…
En sakin gününde bile boş kalmayan milli bir mekân…
Hele Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nın anlatıldığı bir bölüm var ki; sözcüklerle ne kadar ve nasıl anlatılabileceğini inanın bilemiyorum.
Bir yanda savaşın en çetin anlarından dev resimler… Bir yanda gerçek savaş görüntüsü verilmiş toprak parçası… Diğer yanda kulağınıza gelen top-tüfek sesleri…
Bu toprakların hangi şartlar altında yeniden kazanıldığını sade ve net haliyle adeta yaşıyorsunuz.
Düşmanı İzmir’e kovalarken Yunan askerlerinin geçtiği yerlerde yaptıkları talanı ve tecavüzleri görünce öfkeye kapılıyorsunuz…
Ölülerin toplanması için sağlanan ateşkes günlerinde Çanakkale cephesini görmenizi isterdim…
Türk askeriyle düşman askeri, cephe yakınlarında bir pınara beraber gidip eşeğin terkisinde su taşıyorlar.
Savaş anında ağır yaralanan bir düşman askerine Mehmetçik su içirmeye çalışıyor.
Zaten o fotoğrafı gördükten sonra duygularınızın yerinden oynamaması ve gözlerinizin sulanmaması mümkün değil…
Düşünün; Mehmetçik kendisini öldürmek için topraklarımızda bulunan yaralı düşman askerine su içirmeye çalışıyor. Hem de başını dizlerine koyarak…
Bu nasıl bir mayadır Allah aşkına? Nasıl bir büyüklüktür?
Öfkenin bir salisede aniden yok olduğu başka bir karakter yapısı var mıdır acaba?
Demek ki biz sadece düşmanı yenmemişiz… Aynı zamanda tüm dünyaya insanlık dersi vermişiz…
Büyük bir insanlık dramının içinde, insanlığımızı başarıyla muhafaza etmişiz…
Ata’nın özel eşyalarını görünce bir tuhaf oluyorsunuz… Bindiği makam ve özel arabaları, Çubuk Nehri’nde kullandığı gezi teknesi, üniformaları, ayakkabıları, yabancı devlet adamlarından aldığı hediyelik eşyalar, resimlerinde gördüğümüz kısa kollu siyah beyaz tişörtü, zevkin doruk noktasında olduğu anlaşılan köstekli saatler, tütün tabakaları… Ve daha neler neler…
Bir büyük millet ve bir büyük devlet adamı…
Milletçe özgüvenimizi yitirmeye başladığımız bu günlerde şiddetle ihtiyacımız olan müthiş bir moral kaynağı…
Üzgünüm; size gezdiğim gördüğüm diğer mekânları da anlatmak isterdim.
Önemli değil… Bir başka yazıda belki anlatırım.
Son söz olarak ancak şunu söyleyebilirim:
Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı önce Anıtkabir’i, sonra da Çanakkale’yi mutlaka görmelidir. Hatta bunu ibadet saymalıdır.
Bunu bilir, bunu söylerim. HOŞÇAKALIN
Facebook'ta Paylaş
